»
S
I
D
E
B
A
R
«
Twitterdayız a dostlar…
Apr 8th, 2011

Adresimiz de aha bu:

http://twitter.com/#!/HakimTurkmen

Dudullu Dolmuşlarında İnsan Olmak..(3)
Jul 6th, 2007

ilk bölüm için tıklayınız

(Hikayenin bu 3. ve son bölümünü yazmadan önce ilginç bir gelişme oldu. Aylar önce yaptığım bir işten gelen yüklü sayılabilecek miktarda parayı görünce birden “İlk yazıda parayı vurmam an meselesi demiştim, aha da vurdum mu ne?” şeklinde bir düşünce aldı beni. Acaba ben artık beyaz türk mü olmuştum? Artık halkın problemleri beni ilgilendirmiyor muydu? Dudullu dolmuşlarını yazmamın şu an bir amacı kalmamış mıydı?

Hemen kendimi sorguya çektim. İnternete girip suşi, havyar, ölü eşek, ıstakoz, Deniz Baykal ve Laila gibi beyaz türklerin hoşlandığı şeylerin resimlerine baktım ve bütün bunlara ilgi duyup duymadığımı test ettim. Ölü eşek ve Deniz Baykal midemi kaldırsa da, Laila ve suşiye ilgi duyar gibi olduğumu hissedince başım dönmeye başladı. Evet evet, o para beni beyaz türk yapıyordu. Sakin bir şekilde düşünmek için bir kadeh viski alıp koltuğa yayıldım. AMAN ALLAHIM! Bu viskinin burada ne işi vardı?! Ne zaman almıştım bunu?! Alelacele viski şişesini ve kadehi camdan fırlattım. Tekrar koltuğa oturduğumda gözüme sehpanın üzerinde ansiklopedi kalınlığına ulaşan ödenmemiş faturalar ilişti. Hatta o kadar ödenmemişlerdi ki, ertesi gün onları ödedikten bir saat sonra Başbakan’ın “Ekonomimiz düzeliyor” açıklamasını yapmasında katkım olduğunu düşünerek gurur duydum.

Faturaların ödenmesi beni, elektriğin suyun kesilmesi büyük bir dertten kurtarırken bir yandan da tekrar beş parasız yapmıştı. Beyaz türk olma ihtimalim de yine bir başka bahara kaldığı için geçtim klavyenin önüne…)

Üsküdar’dan başlayan yolculuğumuzun 3. günü de sona ermiş, Çamlıca’da inecekler için yolun büyük kısmı geride kalmıştı. Ümraniye’de inecek olanlar bize imrenmeyle bakıyor, Dudullu’da inecek olanlar ise hap ve esrar kullanıyordu. Bir tanesi sendeleyerek yanıma geldi ve bir mektup uzattı. Şaşırdım.

-Bunu karıma ulaştır, benden haber bekliyorlar, dedi.

Nerden baksan 15 gün sonra varabilecekti Dudullu’ya. İçim kötü oldu, şu an ailesi kim bilir ne kadar merak ediyordu onu. Ayrıca karşılarında dolmuş yolculuğu esnasında bağımlı olan bir aile reisi bulacaklardı.

-Tabii dostum, sen merak etme, bunu karına ulaştıracağım.

Hemen kaptanıma döndüm.

-Kaptancım ben Çamlıca parası vermiştim ya, al şunu Dudullu yap!

-Öğğrrkk!

Kaptan bu kez yüzüme doğru geğirmişti. Bunu, beni dost gördüğüne dair bir işaret olarak algıladım. Evet, o kadar muhabbetimizden sonra kaptan beni benimsemişti, alışmıştı bana.

-Manyah misin olüm, o da Dudullu’ya gidiyo sen de… Aynı anda varacahsınız yani. Saşmalıgh.

Bir anda kaptanımın sözlerinde ne kadar haklı olduğunu anladım. O sadece bir şoför değildi, bir bilginin, bir birikimin, erdemin insanıydı.

Tam bunları düşünürken ani bir fren sonucu kafamı ön cama çarptım. Kendime geldiğimde şoför beyin aracı durdurduğunu ve elindeki dürbünle ufukta bir yerlere doğru bakmakta olduğunu gördüm. Ancak neye baktığını göremiyordum. Aramızdaki samimiyete güvenerek sordum.

-Kaptancım hayırdır?

Kaptanım gözlerini dürbünden ayırmayarak fısıldadı.

-Gaynıyo.

-Buyur?

Dolmuştaki diğer yolcular da dikkat kesilmişti.

-Gaynıyo diyom. Yolcu gaynıyo.

Dürbünü bana uzattı. Alıp o yöne baktığımda gerçekten de onlarca insanın bu tarafa doğru gelmekte olduklarını gördüm. Ama daha önemlisi şoför beyin dolmuştaki o kadar yolcunun arasından dürbünle bakmam için beni tercih etmesiydi. Artık birbirimize el şakası yapacak kadar dostluk kurduğumuzu düşünüyordum. Hemen “Hadi yine ballısın” diyerek omzuna hafifçe vurdum.

Aniden yüzüme tekme atmasıyla yaptığım şakayı anlamadığını fark ettim. Ama tekmeden ziyade “Geç lan arka sıraya, ibiş!” sözündeki “ibiş” yakıştırmasına bozulmuştum. Bu tanımlamayı o yaşlı teyze için kullanmıştı ve ben bunu gerçekten hak etmediğimi düşünüyordum. Yüzümü toparlamaya çalışıp arka koltuğa geçerken o iri yarı adamın sinsi sinsi gülümseyerek pohpohlama koltuğuna yöneldiğini gördüm. Ufak bir hatam her şeyi mahvetmişti.

Yaklaşık bir saat sonra ufukta gördüğüm yolcular dolmuşun yanına geldiler. Şoför beyin keyfine diyecek yoktu. İnsanlar bindikçe biniyor, dolmuş doldukça doluyordu. Daha dışarıda kalanlar olduğundan şoför bey “Arkayı beşleyelim” dedi. Hepimiz bir parça çekilip yeni gelene yer açtık. Ancak hemen ardından “Arkayı altılayalım” deyince bunun nasıl olabileceği hakkında şüpheye düştük. Bu şüphelenmede ne kadar haksız olduğumuzu ise yaklaşık bir buçuk dakika sonra şoför beyin “arkayı onlayalım” dediğinde ve bizim bunu başardığımızda anladık. Yanıma hamile bir kadın oturmuştu, ama o kadar iç içe geçmiş haldeydik ki, ayakta duranlardan bana hamileymişim gibi bakanlar oldu.

Ben dünyada konuşulacak bir rekora imza attığımızı düşünsem de şoför bey aynı fikirde değildi. “Arkada boş yerler var, ilerleyelim beyler” demesi üzerine tepem attı. Biraz da çekingenlikle beraber “Evet kaptan, kulağımın arkası boş” deyiverdim. Biraz sitem yapmaya hakkım var diye düşünüyordum. Ayrıca koltuğundan kalkıp o kadar insanın arasından geçip bana saldırması çok zordu. O da bunu fark etmiş olacak ki “lağğnn..” dedikten sonra devamını “Ücretler elden ele” şeklinde getirdi. Elden ele toplanan paralar dolmuşa sığmayınca arkayı onbirlemek durumunda kaldık.

Ağzına kadar dolu dolmuşta 100’e yakın yolcuyduk artık. Herkes sıcakta birbirine yapışmış, oksijen nefes almaya yetmez olmuştu. “Önce yaşlılar ve gadınlar” dedi şoför bey. Biz ne demek istediğini anlamadan devam etti. “Önce yaşlı ve gadınlar nefes alsın, sorra da digerleri…”. Bu lafa verilecek güzel bir cevap vardı: “Bu bir şehir içi dolmuş mu, yoksa Yunanistan’a mülteci taşıyan bir kamyonun arkası mı?” Ama ilkinde olduğu kadar cesur olamadım ve sadece en arkada oturanların duyacağı şekilde fısıldadım.

Tam lafımı bitirmiştim ki yanımdaki hamile kadın “Şoför beeeyyy!” diye çığlık attı. Beni ispiyonlamaması için hemen ağzını elimle kapattım. Yediğim tekmenin acısı hala yüzümdeydi ve tekrar dayak yemeye hiç niyetim yoktu. Kadın ağzını elimden kurtarıp “bebek geliyor” diye çığlık attığında gerçeği kavradım: Yolculuğumuz yine sekteye uğrayacaktı. Diğer yolcular da benim gibi düşünmüş olacaklar ki nefretle baktılar hamile kadına. Kadın güç bela tekrar bağırdı kaptana “Şoför beeyyy! Bebeğim geliyoorr”

“Parasini gönder o zaman” diye sakince yanıtladı şoför bey. “Bebekten öğrenci fiyatı alırem.”

O anda hiç umulmadık bir şey oldu. Dolmuştaki yolcu kalabalığının arasından bir silahın havaya kaldırılıp şoföre doğrultulduğunu görebildim.

“Çabuk hastaneye sür lan hayvan herif!”

“Lağnn sen kim olu…”

Bir el silah sesi ve onu takip eden cam kırılması sesiyle herkes sus pus oldu. Şaşkınlık içindeydik.

“Çabuk hastaneye sür, yoksa ikinci sana gelecek.”

“Tamam ağbi, yolcular insin”

“Hiç kimse inmeyecek, hepsi de eşşek gibi gelecek, sen devam et!”

Olanlara bir anlam veremiyorduk. Bu adam kimdi, şoför beye silah doğrultacak cesareti nereden buluyordu ve neden bizim inmemize müsaade etmiyordu?

Hamile kadının sancılarından başka kimseden çıt çıkmıyordu. Bir süre böyle devam eden yolculuğun sessizliği şoför beyin yol kenarındaki birine korna çalmasıyla bozuldu.

Silahlı adam şoförün hemen arkasına geçmişti. Hışımla dürttü kaptanı.

“Napıyorsun lan! Hala her gördüğüne korna mı çalıyorsun it herif?!”

“Alışghanlık ağbi.. Kusura bakma..”

“Lan korna çaldığın adam evinin balkonunda oturuyor! Bokunu çıkarmışsınız siz!”

“Alışghanlık ağbi..”

Silahlı adam bize seslendi:

“Yazıklar olsun hepinize!”

“Sizlere koyun sürüsü diyebilirim, ama şu halinizle kurtlara kendini yedire yedire kurtlaşmış, koyunla kurt arası yaratıklar demek daha uygun olur diye düşünüyorum! Koyunsunuz, çünkü başınıza her gelene eyvallah dediniz; kurtsunuz, çünkü o eyvallah dediğiniz şeyler yüzünden vahşileşip kendinizden başka bir şeye dönüştünüz.”

“Size insan gibi davranmayanlara itiraz etmediniz. Size yapılan zulümlere ses çıkarmadınız. Sonra da bu zül içerisinde ayakta kalkmak için kurtça duygular geliştirdiniz.”

“Ama en büyük suç, şüphesiz, size bu gibi adamları musallat eden yöneticileriniz, devletiniz, belediyeniz, emniyet birimleriniz. Gözünün önünde on tane trafik suçu işleyen bu dolmuşa çekirdek çitleyerek bakan trafik polisine de, onu denetlemeyen amirine de, bunların musluğu kesilmesin diye metro yapmaktan vazgeçen belediyeye de, gün ortasında-yol ortasında çete gibi davranan bu insanlara güç yetiremeyen devlete de yazıklar olsun!”

Silahlı adamın sözlerini ağzımız açık bir halde dinliyorduk. Yolculuğum başladığından itibaren yaşadıklarım gözümün önüne geldi. Daha dolmuşa binerken, hemen hareket ettiği için yere kapaklanmamış mıydım? Peki ya sonrasında olanlar… Bu dolmuş yüzünden hepimiz bencilleşmiş, hatta duygusuzlaşmıştık. Belki de böyle olması gerekmiyordu. Belki zaten hak etmiş olduğumuz şekilde davranılsak, ya da böyle hayvan gibi davranılmayı reddetsek hem huzurlu olacak, hem de insanlığımızı bize unutturacak durumlara girmeyerek değerlerimizi koruyacaktık… Bu adam silahlı olduğu kadar haklıydı da..

Hastaneye vardığımızda herkesin yüzünde benim yaptığım iç muhasebesinin izlerini görebiliyordum. Herkes daha bir kararlı, daha bir dolmuş gözüküyordu. Dolmuşun kapısı açıldı. Yardım etmek için koşuşturanlardan 3-4 kişi hamile kadına yardım ederek sedyeye taşıdılar.

Yolcular birer birer dağılırken, elindeki silahı çöp kutusuna atarak oradan uzaklaşan silahlı adamı gördüm. Bu adam üç gün önce dolmuşa binen o entel gençti.

Hrant Dink…
Jul 4th, 2007

19 Ocak 2007’de kalleşçe öldürüldü.

Türkiye’deki bazı insanlara göre o bir haindi. Türk kanına zehirli diyecek kadar hem de. Oysa onun yargılanmasına sebep olan ifadesini duyduğumda irkilmiştim. O cümleden nasıl bir “hainlik” çıkarabilirler diye afalladığımı hatırlıyorum. Sonrasında defalarca baktım o cümleye, arkasına, önüne; ya ben Türkçe bilmiyordum ya da karar verenler fazla Türk’çe davranmışlardı. Mahkum oldu.

O bildik samimi, dürüst tavırlarıyla kendini savunurken, ağır bir iftiraya maruz kalmış birinin acısı okunabiliyordu yüzünden.

Günah keçisinin zorlama günahı kamuoyuna berrak bir gerçeklikmiş gibi sunulmuştu bile. Birçok insan Dink’in yazdığı o cümleden bihaber “Hrant Dink Türk kanına zehirli dedi” diye bahsediyor, çamurun izi silinmeyecek bir şekilde bu güzel insanın alnında beliriyordu.

Onun bu ülkeyi sevebileceğine ihtimal vermeyenler, başka zaman dilimlerinde başka insanların da bu ülkeyi sevemeyeceğine karar veren “Has Türkler”di.

Başörtülüleri rejim için tehlike görenler, gayr-ı müslimleri devletten uzak tutmaya çalışanlar, imam-hatiplileri potansiyel Üsame görenler, Alevilere uzaylı muamelesi yapanlar… bu liste uzar gider. Kendinden başkasının bu ülkeyi sevemeyeceğine iman etmiş beyinler, dünya yıkılsa yanyana gelmeyecek bu gruplar Hamaset Hazretleri’nin arkasında saf durup birbirlerini fark etmeden şeytanın huzurunda ibadet ediyorlar. İnsanlar aşağılanıyor, insanlar haklarından mahrum ediliyor, insanlar öldürülüyor ve kurbanlar şeytana sunuluyor.

Şimdi Hrant Dink’in öldürülmesiyle ilgili dava devam ediyor. Dink iki kere öldü şimdiye kadar. Birincisi o çok sevdiği ülkesine hakaret ettiği iddiası yargı kararıyla sabitleşince, ikincisi de karanlık kalleşlerin bir piyonun eline verdikleri silahla oldu.

Seyredelim ve görelim, bu dava sonucunda Dink bir kez daha mı öldürülecek, yoksa Türkiye adil ve şeffaf davranarak bir evladına son vazifesini mi yapacak?

Dudullu Dolmuşlarında İnsan Olmak..(2)
Jul 3rd, 2007

yazının ilk bölümü için tıklayınız

Çünkü şoförün hemen arkasında oturan yaşlı biri olarak bu görev onundu. Toplu taşıma araçlarında şoförün hemen arkasındaki yaşlı kişinin şoförü her koşulda pohpohlaması, her türlü yorumuna kafa sallaması, şoförün tartıştığı bir yolcunun arkasından kötü konuşması, Türk kültüründe yıllar içerisinde gelişen bir gelenekti.

Hepimiz şoför beyin üzerine titriyorduk. Aman kızmasın, aman sinirlenmesin, aman morali bozulmasındı.. Hele o yüzünde bir gülümseme görsek dünyalar bizim olacaktı. Yaşlı teyze bu amaçla elindeki hırkayı şoför beyin sırtına attı: “Üşümeyesin evladım, pencereden rüzgar vuruyor…”

Şoför bey üzerine sanki bir yılan atılmış gibi sıçradı: “lağğnn”.

“Çek lan şunu üzerimden, ibiş!” diye öyle bir höykürdü ki yaşlı kadın neye uğradığını şaşırdı. Dolmuşun biz geri kalan yolcuları yaşlı kadına “Yaptığını beğendin mi?” manasında kızgınca baktık. Kesinlikle abartmıştı, o hırkayı pervasızca şoför beyin sırtına atması kabul edilebilir bir hareket değildi. Ya şimdi şoför bey sinirlenip aracın hızını 300 km’ye çıkarsa, ya kaza yapsak, ya gideceğimiz yere gidemesek?

Yolculuğum başlayalı iki buçuk gün olmuştu ve Altunizade’ye yaklaştığımızı görebiliyordum. Bir sürpriz olmazsa 3-4 saate Çamlıca’ya varacaktım. Ve bunu riske etmeye hiç niyetim yoktu.

Derhal yaşlı teyzeye yer değiştirmemiz gerektiğini söyledim. Şoför beyi pohpohlayan kişi görevini ben devralacaktım. Yaptığı hatayı tekrarlama ihtimali hepimizi germişti. Neyse ki teyze koltuğu terk etmekte zorluk çıkarmadı.

Hemen şoför beyle muhabbete girip gerginliğini almaya çalıştım:

-Sizin işiniz de zor kaptan, sabahtan akşama şu trafikte direksiyon sallıyorsunuz, bir de sizden insan olmanızı bekliyorlar.

-Öğğrrkk!

Şoför bey geğirmişti. Bu iyiye işaretti. Ancak kendini güvende hisseden biri böyle geğirebilirdi.

-Kaptancım, mesela siz dolmuş şoförlerinin çok kaba olduğu söyleniyor. Halbuki geçen bir belgeselde öyle şeyler gördüm ki, inanın siz onların yanında melaike kalırsınız. Mesela bir ayı vardı afedersiniz böyle “bbröğğkk” diye ses çıkarıyordu.

Şoför bey o sırada adeta kanımı donduran bir ses çıkardı:

-Bröğğkk!

Şimdi ayvayı yemiştim. Şoför beyi pohpohlayayım derken içinden çıkılmaz durumlara girmek üzereydim. Hemen durumu toparlamam gerekiyordu.

-Hah ! Kaptancım, ben de onu diyorum işte, o belgeseldeki hayvan iki “b” ile böğürüyordu. Oysa ki sizinkinde dikkat ettim tek “b” var. Aradaki fark bence çok açık. (Savımı güçlendirmek için yaşlı teyzeyi kullandım) Sizce de öyle değil mi hacı teyze?

-Tabii ki evladım. Hem zaten arada bir fark olmasaydı, gelip şoför bey oğlumun da belgeselini yaparlardı değil mi?

Şoför bey iki elini birden direksiyondan bırakıp hışımla arkaya döndü:

-Sen karışma lan, ibiş!

Yaşlı teyze yine bir çuval inciri berbat etmişti. Diğer yolcularla aramızda yaşlı teyzeden ilk fırsatta kurtulmak için anlaşmış gibi belli belirsiz bakıştık. Yaşlı teyze oturduğu koltukta iyice küçülmüş halde kendi kendine söylendi.

-Yok yok, taktı bana bu. Şoför bey bana taktı. Artık ne söylesem yanlış anlıyor.

Yarım dakika sonra şoför beyi sinirlendiren bu yaşlı kadından kurtulmamıza gerek bıraktırmayan sürpriz bir gelişme oldu. Teyzenin gideceği muhite gelmiştik, en acındırıcı ses tonuyla müsait bir yerde inmek istediğini söyledi.

Şoför bey en sol şeritten birden en sağ şeride geçti. Bu manevra sebebiyle arkada birbirine giren 3 araç neyse ki dolmuşumuza zarar vermedi. Hemen kaptanıma döndüm.

-Kaptanım görüyorsun değil mi, ambulansa bile yol veren şu araçlar sen yanlarından geçerken adam gibi yol vermiyorlar. Bunların ehliyetlerini ellerinden almak lazım.. Ölmedilerse tabii.

Şoför bey söylediklerimden memnun olacak ki “brraghhya” gibi bir ses çıkardı. Yaşlı teyzenin inmesi için yavaşladı ve kapıyı açtı.

Yaşlı kadın anlamsız bir biçimde dolmuşun tamamen durmasını bekliyordu. Halbuki dolmuş yeteri kadar yavaşlamış ve kapı da açılmıştı. Şu durumda doğru açıyla ve doğru yöne atlaması halinde pek tabii iki ayak üzerinde yere inebilirdi. Ama o, ilk defa bungee jumping yapan birinin korku ve kararsızlıkla aşağıya bakması gibi yere bakıyor, bir yandan da tamamen durması için yalvaran gözlerle şoföre bakıyordu. Şoför ise o sırada Müslüm Gürses kasetini Ferdi Tayfur kasetiyle değiştirmekle meşguldu. Yolcular olarak yine tedirginliğimiz üst noktaya varmıştı. Eğer yaşlı kadın birkaç saniye içerisinde inmezse şoför bey bunu görecek ve baş edemeyeceğimiz yeni krizlere yelken açacaktık. Yaşlı kadın şoförden korktuğu için bize dönmüş sanki bizden yardım ister gibi ağlamaklı bakıyordu. Hemen hepimiz dişlerimizi sıkarak ve başımızla dışarıyı işaret ederek ona sessizce ve sinirle “Atla hadi, atla” diyorduk. O kritik saniyeler içerisinde elimizden başka bir şey gelmezken en arkada oturan iri yarı adam inisiyatifi eline aldı ve yerinden kalkarak yaşlı kadını kapıdan aşağıya itti.

Yaşlı kadının bir süre yerde yuvarlanmasını izleyip hareketsiz kaldığından emin olduktan sonra yerine oturdu.

Ferdi Tayfur çalmaya başlamıştı, şoförün yaşlı kadının inememesi olayını görmemiş olması hepimizi keyiflendirmişti. 7 yolcu olarak şarkıya eşlik ettik.

“Ben de bu daaaağların nesiiiiine geldim”

devam edecek..

Dudullu Dolmuşlarında İnsan Olmak..
Jul 2nd, 2007

Aslında bu yazının başlığı “Dudullu Dolmuşlarında Hayvan Olmak Vardı” idi ve insanların bu ulaşım araçlarında yaşadığı binbir sıkıntıya nazaran bir hayvanın konforlu sayılabilecek muhtemel yolculuğuna öykünülecekti.

Türkiye’de bazı sorunlar “Beyaz Türk sorunları” arasında yer almadığı için medyada da yer almaz. Ulaştırma problemlerini ele aldığımızda, örneğin taksilere klima zorunluluğu getirilmesi adına medyada defalarca haberler çıkmasına rağmen, neredeyse 150 kişinin sıkıştırıldığı belediye ve halk otobüslerinde böyle bir zorunluluğun gerekliliği konusunda ses çıkmamıştır. Bunun sebebi gayet nettir: Beyaz Türkler otobüse binmemektedirler. Keza aynı şeyi dolmuşlar için de söyleyebiliriz. Bu yazıda, son model belediye otobüslerinin neden önce Taksim-Beşiktaş hattına konulduğunun, buna karşın Ümraniye güzergahında neden hala 1.Dünya Savaşı’ndan kalma hurdaların çalıştığının sorgulamasını yapmayacağım. Çünkü belediyenin gayet akılcı bir biçimde, sesi fazla çıkan insanlara kıyak yapıp, sesi çıkmayanlara her türlü muameleyi yapmakta sakınca görmemesini anlıyorum.

Ben de henüz Beyaz Türk olmadığım, ama parayı vurmam da her an imkan dahilinde olduğu için son bir gayretle sessiz çoğunluğun sesi olayım dedim. Ve bu sebepten, binlerce insana insan olduğunu unutturan efsanevi Üsküdar-Dudullu dolmuşlarından bahsetmeye karar verdim. Aşağıda anlattığım hikayeden çıkarılabilecek ana fikir de Büyükşehir Belediyesi’ne, Emniyet Müdürlüğü’ne ve bilumum ilgili makamlara kapak olsun ! Umarım utanırlar.

…..

Son derece neşeli ve iyimser olduğum güzel bir yaz günü Üsküdar’dan Çamlıca’ya gitmem gerekti. Hemen bir mavi Dudullu dolmuşuna işaret ettim. O da hemen durdu. Hatta o kadar çabuk durdu ki hemen arkasındaki aracın şoförü dolmuşa çarpmamak için frene asılıp ayakkabısını parçaladı.. Ben de hemen bindim ve dolmuş hareket etti. Aslında ben değil de daha sağ bacağım binmiş iken dolmuş hareket ettiğinden, kendisi vücudumun geri kalanından ayrılmamak amacıyla dolmuştan indi ve ben iki seksen yere devrildim. “Olur böyle şeyler” deyip tekrar dolmuşa bindim. “Olur böyle şeyler” demekte ne kadar haklı olduğumu, bir dakika sonra, bir yolcunun durakta inerken yine şoförün hızına yetişememesi sonucu yere devrilmesiyle fark ettim. Dolmuş hemen hareket ettiği için adamın son durumunu göremedim. Herhalde adamın sağlığı iyidir ama kucağındaki bebek için o kadar iyimser değilim.

Gideceğim yeri söyleyip parayı uzattığımda şoför beyefendi sinirlendi. “Bozuhh, bozuhhh” diyerek kaşlarını çatınca “Bozuk yok maalesef” deyip utancımdan kıpkırmızı oldum. Hata bendeydi; bu yolculuğu üç gün öncesinden planlayıp gerekli bozuk parayı özenle cebime koymalıydım. Neyse ki benim bu ayıbımı şoför bey anlayışla karşıladı, sinirinin yatışması için sadece 2 kere dışarı tükürüp 3 kişiyi ezmesi yeterli oldu

Tam dışarıyı seyretmeye dalmıştım ki aniden yerimden fırlayıp iki arka koltuğa düştüm. Kendime geldiğimde dolmuşun 200 km hızla manevralar yaparak yanda seyreden aynı hattın dolmuşunu geçmeye çalıştığını fark ettim. Gerçekten de sıkı bir yarıştı. “Ekmek parası kazanıyor garibanlar” diye geçirdim içimden. Bu arada düştüğüm koltuğun yanında oturan kadın bana bebeğini görüp görmediğimi sordu. Ona bebeğinin dolmuşun ani manevraları sırasında pencereden uçup gitmiş olabileceğini söyledim. Üzüldüğünü görünce ise teselli etmek yine bana düştü. Az önce geçtiğimiz muhitin güzide bir muhit olduğunu ve bebeğini bulan kişinin onu mutlaka iyi yetiştireceğini, kendi evladı gibi seveceğini söyledim.

Bu sırada, böyle manevralara alışkın olmayan ve birkaç dakikadır dolmuşun tavanında bir oraya bir buraya salınıp duran yaşlı bir amcayı havada kapıp yere indirdim. Bana çok teşekkür etti. Sonra da öldü. Dolmuşun içinde şimdi sekiz kişi kalmıştık.

Dolmuşun yeterince dolmamış olduğunu fark eden şoför kenara çekip yeni yolcuların binmesini bekledi. Dakikalar saatlere dönmüş, ancak bir tek yolcu bile gelmemişti. Şoför etrafta gördüğü hemen her canlıya korna çalıyor, ara ara başını pencereden çıkartıp “Dudulluuuu!” diye bağırıyordu. Dolmuşun dolması ve hareket etmemiz için şoför beye yardımcı olmaya karar verdim. Avustralya’daki halam hariç bütün tanıdıklarıma kısa mesaj göndererek, eğer ki Dudullu tarafına gidiyorlarsa dolmuşun onları beklediğini haber verdim. Daha samimi olduklarıma ise ısrar etmem sonucu sadece ortaokul arkadaşım İzmir’den uçakla gelmeyi kabul etti. Ancak tüm bu çabaların sonuçsuz kalması üzerine şoför bey benzinden tasarruf etmek için aracı stop ettirdi.

Geceyi orda geçirmek zorunda kaldığımız için hemen işe giriştik. Çevredeki odun, çalı gibi kuru ne varsa bir araya getirip kamp ateşi yaktık. Gece boyunca şarkılar söyleyip birbirimize hikayelerimizi anlattık. Hatta birisi şu halimizle LOST dizisinde uçak kazasından sonra adaya düşen 48 insana benzediğimizi söyleyince kahkahalara boğulduk. Bu muhabbetlere katılmayan ve bir köşede sessizce şarabını yudumlayan şoför bey belli ki dolmuşun dolmamasına takmıştı.

İkinci gecenin sabahına doğru bir yolcunun dolmuşa binmesiyle şoför bey tekrar hareket etti. Bu sırada İstanbul Havaalına inmiş olan ortaokul arkadaşıma, artık gelmesine gerek kalmadığını söyleyerek teşekkür ettim.

Dolmuş yine yolcu almak için ikinci defa uzun süre bekleyince yeni binmiş olan entel görünümlü genç itiraz etti: “Duraklama yapmanız yasak şoför bey, işimiz gücümüz var”

Uzun bir sessizlik oldu.

Uzun bir sessizlik daha oldu.

Bu iki uzun sessizlik arasında hiçbir şey olmadı. Dolayısıyla insanlar bunu iki uzun sessizlik olarak değil de upuzun bir sessizlik olarak algıladılar. Şoför bey entel gence dönerek lemur görmüş bir kutup ayısının şaşkınlığıyla baktı. Dolmuşun biz eski yolcuları merak ve korkuyla karışık olacakları beklemekteydik. Şoför bey başını tekrar öne döndürerek bir sigara yaktı. Entel genç yapay bir öksürükle sessizliği bozdu. “Ayrıca sigara içmeniz de yasak”. Neler olacağına dair merakımız iki katına, korkumuz ise yedi katına çıkmıştı. Şoför bey onu duymuyormuş gibi önüne bakarak sigara içmeye devam etti. Bu anlamsız kayıtsızlığı bizi dehşete düşürüyor, bir fırtına öncesi sessizliğinde olduğumuzu tahmin ediyorduk. Entel genç bu sessizliğin anlamını kavrayamamış olacak ki son bir hata yaptı: “Ayrıca şu iğrenç müziği bize dinleterek işkence yapmaya da hakkınız yok”.

Entel gencin anlayamadığı birçok şeyi bir kenara bırakırsak temel olarak anlamadığı şey, bu müzikten dolmuşun diğer yolcularının da hoşlanmamış olmamalarına rağmen zaman içerisinde hoşlanabilecekleri ihtimalini akıllarında tutmalarıyla müthiş hayati bir hamle yapmış olmalarıydı. Ama o bunu yapmamıştı.

Şoför beyin kayıtsızlığı üzerine entel genç “Size diyorum şoför bey” dedi. Bu söz şoför bey üzerinde at yarışlarını başlatan silah sesi etkisi yaptı. Bir anda sigarasını avucunun içinde yakarak söndürdü ve “lağğnn” diyerek entel gencin üzerine atladı.

Entel gencin ölmesi hepimizi genelde üzse de yolculuğun devamı için şoför beyin morali önemliydi. Bu sebeple hemen arkasında oturan yaşlı teyze şoför beye entel genci öldürmekte haksız olmadığını anaç tavırlarla anlattı.

devam edecek..

»  Substance: WordPress   »  Style: Ahren Ahimsa