ilk bölüm için tıklayınız
(Hikayenin bu 3. ve son bölümünü yazmadan önce ilginç bir gelişme oldu. Aylar önce yaptığım bir işten gelen yüklü sayılabilecek miktarda parayı görünce birden “İlk yazıda parayı vurmam an meselesi demiştim, aha da vurdum mu ne?” şeklinde bir düşünce aldı beni. Acaba ben artık beyaz türk mü olmuştum? Artık halkın problemleri beni ilgilendirmiyor muydu? Dudullu dolmuşlarını yazmamın şu an bir amacı kalmamış mıydı?
Hemen kendimi sorguya çektim. İnternete girip suşi, havyar, ölü eşek, ıstakoz, Deniz Baykal ve Laila gibi beyaz türklerin hoşlandığı şeylerin resimlerine baktım ve bütün bunlara ilgi duyup duymadığımı test ettim. Ölü eşek ve Deniz Baykal midemi kaldırsa da, Laila ve suşiye ilgi duyar gibi olduğumu hissedince başım dönmeye başladı. Evet evet, o para beni beyaz türk yapıyordu. Sakin bir şekilde düşünmek için bir kadeh viski alıp koltuğa yayıldım. AMAN ALLAHIM! Bu viskinin burada ne işi vardı?! Ne zaman almıştım bunu?! Alelacele viski şişesini ve kadehi camdan fırlattım. Tekrar koltuğa oturduğumda gözüme sehpanın üzerinde ansiklopedi kalınlığına ulaşan ödenmemiş faturalar ilişti. Hatta o kadar ödenmemişlerdi ki, ertesi gün onları ödedikten bir saat sonra Başbakan’ın “Ekonomimiz düzeliyor” açıklamasını yapmasında katkım olduğunu düşünerek gurur duydum.
Faturaların ödenmesi beni, elektriğin suyun kesilmesi büyük bir dertten kurtarırken bir yandan da tekrar beş parasız yapmıştı. Beyaz türk olma ihtimalim de yine bir başka bahara kaldığı için geçtim klavyenin önüne…)
…
Üsküdar’dan başlayan yolculuğumuzun 3. günü de sona ermiş, Çamlıca’da inecekler için yolun büyük kısmı geride kalmıştı. Ümraniye’de inecek olanlar bize imrenmeyle bakıyor, Dudullu’da inecek olanlar ise hap ve esrar kullanıyordu. Bir tanesi sendeleyerek yanıma geldi ve bir mektup uzattı. Şaşırdım.
-Bunu karıma ulaştır, benden haber bekliyorlar, dedi.
Nerden baksan 15 gün sonra varabilecekti Dudullu’ya. İçim kötü oldu, şu an ailesi kim bilir ne kadar merak ediyordu onu. Ayrıca karşılarında dolmuş yolculuğu esnasında bağımlı olan bir aile reisi bulacaklardı.
-Tabii dostum, sen merak etme, bunu karına ulaştıracağım.
Hemen kaptanıma döndüm.
-Kaptancım ben Çamlıca parası vermiştim ya, al şunu Dudullu yap!
-Öğğrrkk!
Kaptan bu kez yüzüme doğru geğirmişti. Bunu, beni dost gördüğüne dair bir işaret olarak algıladım. Evet, o kadar muhabbetimizden sonra kaptan beni benimsemişti, alışmıştı bana.
-Manyah misin olüm, o da Dudullu’ya gidiyo sen de… Aynı anda varacahsınız yani. Saşmalıgh.
Bir anda kaptanımın sözlerinde ne kadar haklı olduğunu anladım. O sadece bir şoför değildi, bir bilginin, bir birikimin, erdemin insanıydı.
Tam bunları düşünürken ani bir fren sonucu kafamı ön cama çarptım. Kendime geldiğimde şoför beyin aracı durdurduğunu ve elindeki dürbünle ufukta bir yerlere doğru bakmakta olduğunu gördüm. Ancak neye baktığını göremiyordum. Aramızdaki samimiyete güvenerek sordum.
-Kaptancım hayırdır?
Kaptanım gözlerini dürbünden ayırmayarak fısıldadı.
-Gaynıyo.
-Buyur?
Dolmuştaki diğer yolcular da dikkat kesilmişti.
-Gaynıyo diyom. Yolcu gaynıyo.
Dürbünü bana uzattı. Alıp o yöne baktığımda gerçekten de onlarca insanın bu tarafa doğru gelmekte olduklarını gördüm. Ama daha önemlisi şoför beyin dolmuştaki o kadar yolcunun arasından dürbünle bakmam için beni tercih etmesiydi. Artık birbirimize el şakası yapacak kadar dostluk kurduğumuzu düşünüyordum. Hemen “Hadi yine ballısın” diyerek omzuna hafifçe vurdum.
Aniden yüzüme tekme atmasıyla yaptığım şakayı anlamadığını fark ettim. Ama tekmeden ziyade “Geç lan arka sıraya, ibiş!” sözündeki “ibiş” yakıştırmasına bozulmuştum. Bu tanımlamayı o yaşlı teyze için kullanmıştı ve ben bunu gerçekten hak etmediğimi düşünüyordum. Yüzümü toparlamaya çalışıp arka koltuğa geçerken o iri yarı adamın sinsi sinsi gülümseyerek pohpohlama koltuğuna yöneldiğini gördüm. Ufak bir hatam her şeyi mahvetmişti.
Yaklaşık bir saat sonra ufukta gördüğüm yolcular dolmuşun yanına geldiler. Şoför beyin keyfine diyecek yoktu. İnsanlar bindikçe biniyor, dolmuş doldukça doluyordu. Daha dışarıda kalanlar olduğundan şoför bey “Arkayı beşleyelim” dedi. Hepimiz bir parça çekilip yeni gelene yer açtık. Ancak hemen ardından “Arkayı altılayalım” deyince bunun nasıl olabileceği hakkında şüpheye düştük. Bu şüphelenmede ne kadar haksız olduğumuzu ise yaklaşık bir buçuk dakika sonra şoför beyin “arkayı onlayalım” dediğinde ve bizim bunu başardığımızda anladık. Yanıma hamile bir kadın oturmuştu, ama o kadar iç içe geçmiş haldeydik ki, ayakta duranlardan bana hamileymişim gibi bakanlar oldu.
Ben dünyada konuşulacak bir rekora imza attığımızı düşünsem de şoför bey aynı fikirde değildi. “Arkada boş yerler var, ilerleyelim beyler” demesi üzerine tepem attı. Biraz da çekingenlikle beraber “Evet kaptan, kulağımın arkası boş” deyiverdim. Biraz sitem yapmaya hakkım var diye düşünüyordum. Ayrıca koltuğundan kalkıp o kadar insanın arasından geçip bana saldırması çok zordu. O da bunu fark etmiş olacak ki “lağğnn..” dedikten sonra devamını “Ücretler elden ele” şeklinde getirdi. Elden ele toplanan paralar dolmuşa sığmayınca arkayı onbirlemek durumunda kaldık.
Ağzına kadar dolu dolmuşta 100’e yakın yolcuyduk artık. Herkes sıcakta birbirine yapışmış, oksijen nefes almaya yetmez olmuştu. “Önce yaşlılar ve gadınlar” dedi şoför bey. Biz ne demek istediğini anlamadan devam etti. “Önce yaşlı ve gadınlar nefes alsın, sorra da digerleri…”. Bu lafa verilecek güzel bir cevap vardı: “Bu bir şehir içi dolmuş mu, yoksa Yunanistan’a mülteci taşıyan bir kamyonun arkası mı?” Ama ilkinde olduğu kadar cesur olamadım ve sadece en arkada oturanların duyacağı şekilde fısıldadım.
Tam lafımı bitirmiştim ki yanımdaki hamile kadın “Şoför beeeyyy!” diye çığlık attı. Beni ispiyonlamaması için hemen ağzını elimle kapattım. Yediğim tekmenin acısı hala yüzümdeydi ve tekrar dayak yemeye hiç niyetim yoktu. Kadın ağzını elimden kurtarıp “bebek geliyor” diye çığlık attığında gerçeği kavradım: Yolculuğumuz yine sekteye uğrayacaktı. Diğer yolcular da benim gibi düşünmüş olacaklar ki nefretle baktılar hamile kadına. Kadın güç bela tekrar bağırdı kaptana “Şoför beeyyy! Bebeğim geliyoorr”
“Parasini gönder o zaman” diye sakince yanıtladı şoför bey. “Bebekten öğrenci fiyatı alırem.”
O anda hiç umulmadık bir şey oldu. Dolmuştaki yolcu kalabalığının arasından bir silahın havaya kaldırılıp şoföre doğrultulduğunu görebildim.
“Çabuk hastaneye sür lan hayvan herif!”
“Lağnn sen kim olu…”
Bir el silah sesi ve onu takip eden cam kırılması sesiyle herkes sus pus oldu. Şaşkınlık içindeydik.
“Çabuk hastaneye sür, yoksa ikinci sana gelecek.”
“Tamam ağbi, yolcular insin”
“Hiç kimse inmeyecek, hepsi de eşşek gibi gelecek, sen devam et!”
Olanlara bir anlam veremiyorduk. Bu adam kimdi, şoför beye silah doğrultacak cesareti nereden buluyordu ve neden bizim inmemize müsaade etmiyordu?
Hamile kadının sancılarından başka kimseden çıt çıkmıyordu. Bir süre böyle devam eden yolculuğun sessizliği şoför beyin yol kenarındaki birine korna çalmasıyla bozuldu.
Silahlı adam şoförün hemen arkasına geçmişti. Hışımla dürttü kaptanı.
“Napıyorsun lan! Hala her gördüğüne korna mı çalıyorsun it herif?!”
“Alışghanlık ağbi.. Kusura bakma..”
“Lan korna çaldığın adam evinin balkonunda oturuyor! Bokunu çıkarmışsınız siz!”
“Alışghanlık ağbi..”
Silahlı adam bize seslendi:
“Yazıklar olsun hepinize!”
“Sizlere koyun sürüsü diyebilirim, ama şu halinizle kurtlara kendini yedire yedire kurtlaşmış, koyunla kurt arası yaratıklar demek daha uygun olur diye düşünüyorum! Koyunsunuz, çünkü başınıza her gelene eyvallah dediniz; kurtsunuz, çünkü o eyvallah dediğiniz şeyler yüzünden vahşileşip kendinizden başka bir şeye dönüştünüz.”
“Size insan gibi davranmayanlara itiraz etmediniz. Size yapılan zulümlere ses çıkarmadınız. Sonra da bu zül içerisinde ayakta kalkmak için kurtça duygular geliştirdiniz.”
“Ama en büyük suç, şüphesiz, size bu gibi adamları musallat eden yöneticileriniz, devletiniz, belediyeniz, emniyet birimleriniz. Gözünün önünde on tane trafik suçu işleyen bu dolmuşa çekirdek çitleyerek bakan trafik polisine de, onu denetlemeyen amirine de, bunların musluğu kesilmesin diye metro yapmaktan vazgeçen belediyeye de, gün ortasında-yol ortasında çete gibi davranan bu insanlara güç yetiremeyen devlete de yazıklar olsun!”
Silahlı adamın sözlerini ağzımız açık bir halde dinliyorduk. Yolculuğum başladığından itibaren yaşadıklarım gözümün önüne geldi. Daha dolmuşa binerken, hemen hareket ettiği için yere kapaklanmamış mıydım? Peki ya sonrasında olanlar… Bu dolmuş yüzünden hepimiz bencilleşmiş, hatta duygusuzlaşmıştık. Belki de böyle olması gerekmiyordu. Belki zaten hak etmiş olduğumuz şekilde davranılsak, ya da böyle hayvan gibi davranılmayı reddetsek hem huzurlu olacak, hem de insanlığımızı bize unutturacak durumlara girmeyerek değerlerimizi koruyacaktık… Bu adam silahlı olduğu kadar haklıydı da..
Hastaneye vardığımızda herkesin yüzünde benim yaptığım iç muhasebesinin izlerini görebiliyordum. Herkes daha bir kararlı, daha bir dolmuş gözüküyordu. Dolmuşun kapısı açıldı. Yardım etmek için koşuşturanlardan 3-4 kişi hamile kadına yardım ederek sedyeye taşıdılar.
Yolcular birer birer dağılırken, elindeki silahı çöp kutusuna atarak oradan uzaklaşan silahlı adamı gördüm. Bu adam üç gün önce dolmuşa binen o entel gençti.